Umuttan Teslimiyete ve Yenilgiye (Communist Liberation)
“Ekonomik görünümle ilgili belirsizlik yüksek seviyede kalmaya devam ediyor, ancak kötüleşme ile iyileşme olasılıkları dengelenmiş durumda.” Bu ifade, Komisyon’un 2015 baharında AB ekonomisine dair öngörü raporunda yer alıyordu. Bunun anlamı şuydu: birkaç yıl önce yaşanan “çöküş”ün ve ardından patlak veren küresel mali krizin sonuçları henüz aşılmamışken her şey pamuk ipliğine bağlıydı. Dolayısıyla, Yunanistan’daki kriz tırmanıp zirveye doğru ilerlerken, AB ve Euro Bölgesi de en iyi durumda değildi. İşte bu nedenle, aslında tam da bu nedenle, Yunanistan’a karşı bir güç gösterisine girişmeyi tercih ettiler; çünkü çok iyi biliyorlardı ki, iktidara gelmiş hükümet kopuşlara hazır ve istekli değildi.
Ve bunun en iyi yolunun açık şantaj olduğunu düşündüler. Yani “AB-IMF memorandumuna evet mi hayır mı?” ikilemi değil, çok daha büyük bir mesele ortaya koymak: “Euro bölgesinde kalmak mı, yoksa drahmiye geri dönmek mi?” Bahsi geçen referandumun bu çerçeveye oturtulması tam da buydu. AB Komisyonu’nun dönemin başkanı ve Yunanistan’ın “dostu” Jean-Claude Juncker, 29 Haziran’da parlamentonun referandum kararını onaylamasının ardından yaptığı açıklamada şunu söyledi: “Referandumla birlikte Yunan halkı Euro’da kalıp kalmayacağına, yoksa drahmiye dönüp dönmeyeceğine karar vermek durumunda kalıyor.” IMF’nin o dönemdeki direktörü (ve şimdinin Avrupa Merkez Bankası Başkanı) Christine Lagarde da 27 Haziran’da BBC’ye verdiği röportajda şunu vurgulamıştı: “Eğer Euro’da kalma yönünde güçlü bir evet çıkarsa, o zaman şu yanıt bizden gelecektir: denemek gerekir (…) Niyet olduğunda yol da vardır.”
Böylece sahne, AB ve IMF tarafından yöntemli bir biçimde hazırlanmıştı. Tam doğru zamanda, 28 Haziran Pazar günü açıklanan sermaye hareketi sınırlamaları (sermaye kontrolleri) ile ilmek boğucu hale geldi. Bunun sorumlusu, Yunanistan Merkez Bankası’nın da onayı ve teşvikiyle ECB’nin bankalara likidite musluğunu kapatma yönündeki şantajcı kararıydı. Yunanistan Merkez Bankası Başkanı Yannis Stournaras, bir yıl önce bu kritik göreve atanmış ve bugüne kadar da yerini korumuştu. Kapitalist bir yapı olan AB tehdit altına girdiğinde, tüm üyeler farklılıklarını ve rekabetlerini bir kenara bırakıp onu savunmak için birleşir. Bu gerçek, dönemin ABD Başkanı Barack Obama’nın kritik bir anda yaptığı açıklamada da açığa çıkmıştı. SYRIZA, Çipras ve seçmenlerinin büyük bir kısmı için rol model olan Obama, 8 Haziran’da Almanya’daki G7 zirvesinde şöyle diyordu: “Gerekli olan şey, Yunanistan’ın ciddi biçimde önemli reformları uygulamasıdır (…) Yunanlar uzun vadede faydalı olacak bazı zor siyasi kararlar almak zorunda kalacak.”
Memorandum, sermayenin merkezi tercihi, Avrupalı bankerler ile Yunan sermayesinin çekirdeği arasındaki sınıfsal bir ittifaktı: Yunan kapitalizminin şiddetli bir yeniden yapılandırılması, işçi sınıfının ve halkın tarihsel kazanımlarının ezilmesi, sömürünün tavan yapması, 2008 krizinin oluşturduğu ortamda borçların ödenmesi ve Euro Bölgesi’nin istikrarı için. Bu kadar stratejik bir mesele söz konusu olduğunda, sermaye ve siyasal sistemin memorandumları dayatmak için düşünmeyeceği hiçbir şantaj, tehdit ve önlem olamazdı.
SYRIZA, 2010-2015’in büyük hareketinde hegemonik güç olarak ortaya çıktı ve çok belirli bir çizgisi vardı. Memorandum “bir yasa ve bir kanunla” kaldırılacak, “sol hükümet” aracılığıyla “kurumlarla” “sosyal düzeltme ve adalet” programı için “müzakere” yapılacak, fakat Euro Bölgesi ve AB ile kopuş olmayacaktı. “Ne kopuş ne teslimiyet” sloganı, sonrasında kanıtlandığı üzere, büyük halk “Hayır”ının “Evet”e çevrildiği 2015 darbesinde, kurumlarla ve burjuva siyasetle kopuş mu teslimiyet mi sorusu masadayken trajik bir yanılsama olduğu ortaya çıktı.
Ancak bu açık uzlaşmacı politika “havada” oluşmadı. Önceki yılların anti-memorandum mücadeleleri boyunca adım adım örüldü, hareketin sınırlarını önemli ölçüde şekillendirdi ve daralttı. SYRIZA’nın güçleri ve SYRIZA içindeki/dışındaki başka kesimler hareketi siyasal olarak sınırlamaya, talepleri “anti-memorandum” çerçevesinde tutmaya, bu taleplerin AB karşıtı veya kapitalizm karşıtı bir seviyeye tırmanmasını engellemeye çalıştılar. “Geniş birlik” adına Euro’dan ve AB’den kopuş ihtiyacını sürekli geri ittiler.
Öte yandan, KKE’nin tutumu da hareketi farklı bir yönden siyasi olarak felce uğrattı. KKE, büyük anti-memorandum mücadeleleri boyunca, burjuva siyasetle kopuş sinyali veren siyasi hedeflere karşı ideolojik ve politik mücadele yürüttü. 2010’dan itibaren “memorandumların kaldırılması” hedefini reddetti (çünkü başka ülkeler de memorandum olmadan sermayenin rekabet gücünü artırmaya yönelik aynı programları uyguluyordu), borcun silinmesi hedefini reddetti, Euro’dan ve AB’den çıkış hedefini reddetti (çünkü “bu hedef burjuva güçlerce desteklenen AB şüpheciliğinin parçasıdır”). Böylelikle hareketi burjuva siyasetinin demir sınırlarına sabitlemeye katkıda bulundu ve SYRIZA’nın kesik parlamenter mantığını güçlendirdi. Bu mantık, KKE’yi referandumda halktan yüz çevirmeye götürdü. KKE lideri Koutsoumbas’ın siyasi liderler toplantısında söylediği “Euro’dan başka çözüm görmüyorum” sözü bunun ifadesiydi.
SYRIZA, anti-memorandum mücadelelerinin siyasi sözcüsü haline geldi çünkü onun önerisi daha “gerçekçi” görünüyordu ve “sol hükümet” yanıtını somut olarak ortaya koyuyordu. Halkın çoğunluğu için uzun süreli parlamenter yanılsamalar nedeniyle hükümet, iktidarla özdeşleştiriliyordu. Dolayısıyla “sol hükümet” perspektifi, bilincin seviyesine denk düşüyordu. Parlamenter hükümet çözümünün mücadele eden güçler içinde baskın hale gelmesinde, SYRIZA’yı destekleyen solcu/Marksist aydınlar, örgütler ve grupların rolü de büyüktü. Teorik dayanak, esasen burjuva devletin reformu (Eurokomünist referanslarla) ve hükümet aracılığıyla baskıların sisteme taşınabileceği fikriydi.
Fakat 2012’den itibaren hükümet değişikliği ihtimali, mücadeleyi yoğunlaştırmak yerine “parlamenter çoğunluk” adına “realizmi” güçlendirdi. 2010-2012 ve 2015’e kadar geçen dönem, sarsıcı mücadelelerin, geleneksel iki partili sistemin çöküşüne yol açtığı bir dönemdi. Gündeme yalnızca bir “temsiliyet krizi” değil, memorandumlar ve AB gibi büyük meseleler girmişti. Halk meclisleri ve çeşitli dayanışma biçimleri toplumu doldurmuştu. Referandum günlerinde de görüldüğü gibi halkın bilinci belirgin biçimde ilerlemişti. “Memorandumlar defolsun” sloganı çoktan Euro Bölgesi ve AB ile çatışma olasılığına açılmıştı. Ama SYRIZA’nın ihaneti sonrası mücadeleyi sürdürmek için SYRIZA’nın rolünü zamanında açığa çıkarmak, “memoranduma hayır oyu veriyoruz, hükümeti destekliyoruz” yanılsamasını son ana kadar tekrarlamamak gerekiyordu.
NAR ve ANTARSYA, “üçlü HAYIR” için mücadele ettiler: memorandumlara HAYIR, AB’ye HAYIR, SYRIZA hükümetine HAYIR. Anti-kapitalist programın hedeflerini sürekli öne çıkardılar: memorandumların kaldırılması, borçların silinmesi, Euro’dan ve AB’den kopuş, bankaların ve stratejik işletmelerin kamulaştırılması (tazminatsız). Bağımsız örgütlenme biçimlerini (örneğin Birincil Sendikaların Koordinasyonu, “Borçlu Değiliz, Ödemiyoruz” kampanyası vb.) teşvik ettiler.
Ancak NAR ve ANTARSYA’nın güçleri, mücadeleyi farklı bir iktidar sorusu ile ilişkilendirme konusunda stratejik bir yetersizlik gösterdi. “Halk meclisleri” deneyimini işyerlerine taşıyamadılar, bu meclisleri bölgesel ve ulusal düzeyde birleştirmediler, alternatif iktidar tohumları atamadılar. Ekstra-parlamenter sol içinde derin zaaflar ve sınırlılıklar açığa çıktı. Büyük kısmı SYRIZA’ya katıldı. Bu “geniş sol partiler” mantığı başarısız oldu ve tarihsel bir sonuç çıkarmak gerekiyor: reformist akımı içeriden ya da “eleştirel” biçimde desteklemek, hareketi silahsızlandırır, öncüyü etkisizleştirir ve anti-kapitalist solun bağımsız oluşumunu engeller.
On yıl sonra, ilham verici “Hayır”ın ardından tüm sistem halkın dinamizmini silmeye çalışıyor. Halkın oyunun 6 Temmuz 2015’te cumhurbaşkanlığı sarayında iptal edilmesi gibi, bugün de tarihi yeniden yazıyorlar. Merkel, o dönemde işçilere barbarca önlemler dayatan Alman kapitalizminin başı, şimdi “dost bir anne” olarak yeniden sahneye çıkıyor. Uluslararası düzeyde oportunizmin simgesi olan Çipras ise “hiç yalan söylemeyen dürüst lider” olarak gösterilmeye çalışılıyor; oysa Euro ve AB’den kopmayı asla düşünmediği açık. 2010-2015 dönemi “çılgınlık” ve “karanlık günler” diye damgalanıyor. Onlara göre karanlık günler memorandumlar değil, onlara karşı verilen mücadeleydi.
Cumhurbaşkanlığı sarayındaki liderler toplantısında burjuva siyasi sistemin Euro etrafındaki konsensüsü en net şekilde ifade edildi. O dönemin Cumhurbaşkanı P. Pavlopoulos, yakın zamanda verdiği bir röportajda şöyle dedi: “Bir istişare iklimi, bir kaygı iklimi vardı, ama hiçbir şekilde çatışma hali yoktu. Ve KKE lideri D. Koutsoumbas’ın olumlu tutumunu asla unutmayacağım; Merkel’i bile etkilemişti. Koutsoumbas kamuoyu önünde ‘AB’ye karşıyız ama böyle bir örgüte girdikten sonra buradan bu şekilde çıkılmaz’ dedi. Bu, bir cumhurbaşkanının bir komünist partiden bekleyebileceği en iyi şeydi.”
2015’ten akılda tutulması gereken üç şey var: Birincisi, işçi sınıfının, halkın ve gençliğin en zor koşullarda bile “şaşırtma” gücü ve kopuşa adım atma cesareti. İkincisi, AB’den kopuş ve Yunanistan’daki sermaye direklerinin yıkılması olmadan halktan yana bir program olamayacağı. Üçüncüsü ise, ayrıntılı devrimci taktik ve stratejilere sahip, güçlü bir anti-kapitalist cepheyle birlikte büyüyen bir siyasi hareket içinde, güçlü ve kararlı bir komünist örgütlenmenin gerekliliği.
